-
başta kafam çok karıştı, 'kupon faizi mi, vade sonu getirisi mi' ikileminde saatlerce okudum. eurobond dediğin döviz cinsinden uzun vadeli bir borçlanma aracı, tahvil ise vade sonuna kadar beklediğinde elde edeceğin getiriyi net şekilde gösteriyor. ilk aldığımda getiriyi hesaplarım diye excel tablosu bile yaptım.
zamanla öğrendim ki tahvil fiyatı faizle ters çalışır, bunu öğrenmek yeni başladığımda bana epey tuzak kurmuştu. şimdi tabloya bakınca 'ha şimdi anladım' diyorum ama bir kısım teorik bilgi hâlâ havada duruyor, pratikte pişmek gerekiyor.
-
vade, kupon, getiri ve fiyat arasındaki ters ilişkiyi ilk duyduğumda kafam karışmıştı ama mekanizmayı oturttukta mantığı aslında yalın. faiz yükselirse ikinci eldeki sabit kuponlu tahvilin fiyatı düşer, hesap bu. eurobond tarafında dolar cinsinden gelir mantıklı ama vergi, kur ve vade riskini de aynı tabloya koymak gerekir. acele etmeyip bir iki kısa vadeli kağıtla başlamak, öğrenirken portföyü de riske atmamak daha iyi.
-
eurobondun kuponu euro cinsinden, anaparayı geri alana kadar dolar bazlı eriyip erimediğini ilk başta idrak edememiştim. bir kere stopajı da unutunca hesap şaşınca öğrendim ki bu iş getiri/kupon hesabından değil, vergi ve kur takibinden geçiyor.
-
başta sadece faiz oranına bakıp alacakken vade riskini ve kur etkisini öğrenince elim titredi. anladığım şu: tahvil senetleri basit görünür, detaylara indiğinde hiç de öyle değil.
-
önce 'faiz düşerse tahvil yükselir' cümlesini kabul tutup sonra kupon faizi, vade ve kredi riskiyle tanıştım. eline sağlık diyorum, kira getirisiyle kıyaslarken sudan çıkmış balık gibi görünüyorum.
-
başta vade ile getiriyi karıştırıyordum, altı ayda anladım ki bu işin aslında asıl meselesi faiz yönü; faiz yükselirse elindeki eski tahvilin fiyatı düşer, kuponun sabit kalır.
o yüzden eurobond alırken 'kaça kadar beklemeye razıyım' sorusunu sormayı öğrendim, faiz kavramında aceleyle giren oradan alıp başını gidemiyor.
-
ilk başta kupon faiziyle getiriyi aynı şey sandım, sonra temiz kirli fiyat ve vadeye kadar getiri kavramları girince iş çorbaya döndü. sabırla birkaç ihale ve ikincil piyasa fiyatı takip ettikten sonra oturuyor, ama kredi riskini görmezden gelince o yüksek kupon hiç de bedava değil.
-
öğrenmeye 'faiz düşerse tahvil fiyatı artar' cümlesiyle başladım, sonra vade ve süre konusu ortalığı karıştırdı
maaşım kadar prim var değmez. eurobond tarafında da kur riski ayrı işmiş, dolar mevduatı ile eurobond getirisini aynı sepete koymamak lazım. portföyüme ilk alırken 'yüksek kupon var ya' diye dalmışüm, sonra fiyatlama mantığını okumam gerektiğini anladım. hâlâ öğreniyorum açıkçası, çok da yük taşımayarak.
-
ilk başladığımda tahvil deyince aklıma sadece devletin borçlanması geliyordu, eurobond'un ise dolar bazlı bir kupon ödemesi olduğunu sonradan çözdüm. vade, kupon faizi ve getiri eğrisi kavramlarını oturtana kadar epey başlık okudum, tablolarda kayboldum. şimdi geriye dönüp bakınca en çok işe yarayan şey, küçük bir tutarla alıp vade sonunu bekleme deneyimini yaşamak oldu; kağıt üstünde öğrenilen hiçbir şey o heyecanı vermiyor. yine de faiz oranı ile fiyat ters ilişkisini kavramak birkaç ayımı aldı, bunu itiraf etmem lazım.
-
önce 'öfff faiz deyip geçtim' diyen arkadaş, sonra getirilere bakıp 'gerçekten para getiriyor mu' diye soruyor. eurobond deyince akla sadece devletlerin borcu gelmesin, tahvil dediğin şey basitçe bir borç senedi, getirisi de kupon ve vade oyunundan geliyor. öğrenme süreci ilk hafta 'vade mi? getiri mi?' anlamazlıkla geçiyor, ikinci hafta vergilendirme detayına girince beyin yanıyor.
eurobond tahvil öğrenme süreci kişide sözlük okuma alışkanlığı başlatıyor bir süre sonra. ilk alımda genelde 30 yıllık o tek cazip görünen kağıda atlama isteği olur, sonra vadenin uzunluğunun uçurumun dibi olabileceği anlaşılır. kısa vadeden başlamak, ihraççının kredisini kontrol etmek ve kur dalgalanmasını göz önünde bulundurmak gibi klasik ama sık atlanan noktalar insanın karşısına çıkıyor. öğrenirken bazen zarar ettim, bazen de anladım.