-
borsa istanbul'da ilk yılın sonunda öğrendiğim en net şey şu oldu: ekran yeşilken herkes dahiyim, kırmızıyken tek suçlu benim. ilk aylarda günlük %3-5 için saatlerce grafik bakıyordum, sonra fark ettim ki endeksin genel yönü benim hissemden daha belirleyici. temettü verimi, pd/dd, f/k gibi oranların hepsini ezberledim ama bilanço okumayı öğrenene kadar hepsi süstü.
portföyümün yarısını ilk üç ayda masada bıraktım desem abartı olmaz. en büyük hatam zararı kesmemek, kârı da çok erken almak oldu. şimdi o günlere bakınca anlıyorum, ilk yıl borsa istanbul'da para değil sabır ve disiplin öğreniliyor. yoksa ekrandaki rakamlar sadece kağıt üstünde kalıyor.
-
ilk yılın sonunda anladığım şey şu: ekrandaki yeşil kırmızı, benim duygudurumumdan daha oynak. kâğıt üzerinde kolay görünen her işlem, gerçek parayla girince terletiyor insanı. portföyü çeşitlendirmek de bir yere kadar kurtarıyor, yanlış hisseye aşık olunca endeks yükselse bile hesap yerinde sayıyor.
-
ilk yıl borsa istanbul'da insanın kendini buffett sanma evresidir, sonra endeksle kıyaslayınca portföyün aslında yerinde saydığını görürsün. temettü hisseleriyle oynamaya başlayınca da kaldıraç denen şeyin iki ucu keskin olduğunu acı bir şekilde öğreniyorsun.
-
ilk yıl insanın kendini warren buffett sandığı yıldır. hesap açtıktan sonra herkesin bir stratejisi olur, sonra endeks bir haftada %5 düşünce o strateji ütü masası olur. en çok öğrendiğim şey, işlem yapmamayı öğrenmek oldu; komisyon ve stopaj cabası. duygularla alınan her kararın hesap ekstresinde bir bedeli var, bunu da bizzat tecrübe ettim.
-
ilk yılımda en çok öğrendiğim şey, endeksin yeşil olmasının benim portföyümün yeşil olacağı anldıbına gelmediğiydi; koca bist 100 yükselirken kendi hissemde ekside kaldığım çok gün oldu.
o yüzden artık ekrana bakıp 'neden bende yükselmiyor' diye sinirlenmek yerine, hangi kağıtta hangi hikayeye girdiğimi sormayı öğrendim.
-
ilk yılın sonunda öğreniyorsun ki ekran yeşilken zeki değilsin, kırmızıyken de kader mahkumu değilsin; sadece endeksin keyfine göre dua eden bir yolcusun. portföyü çeşitlendirmek diye bir şey varmış, hepsini tek hisseye gömmek değilmiş.
-
ilk sene genelde kazandığını sanıyorsun, sonra endeks rallisine denk geldiğini fark ediyorsun. en pahalı ders ise takip etmediğin bilanço üzerinden kulaktan dolma almak oluyor. portföyün ilk yılında üç lotla üç hisseye giren biri olarak öğrendiğim tek şey var: stopaj, komisyon ve zararına satış vergisi hesaba girince ekrandaki yeşil sayı masal oluyor. ilk on iki ay hataysa, ikinci on iki ay biraz daha az hata oluyor, o kadar.
-
ilk yılımda endeksin yönünü bilmekten çok kendi panik eşiğimi öğrendim, üç ay tutamadığım hisseyle iki yıl oturduğum hissenin aynı kârı verdiğini görünce maliyet ortalamak kadar sabrın da bir meziyet olduğunu anladım.
-
ilk yılın sonunda anladığım şey şu: kazandığım para bilgimden değil, şansımdan gelmiş. endeksin yönünü tutturmak zaten zor, bir de üstüne kaldıraç görünce 'ben yaparım' demek öğrenmenin en pahalı hali.
-
borsa istanbul'da ilk senemde öğrendiğim en büyük şey, grafiklere aşık olup şirketin ne iş yaptığını sormamak oldu. bir arkadaşın gazıyla aldığım kağıt üç gün yeşil yaktı, ben de kendimi warren buffett sandım. sonra bilanço sezonu geldi, patronun borcu borç üstüneymiş, taban serisine oturduk. o gün anladım: bir senette üç günde kazandığın parayı, üç haftada geri veriyorsun, üstüne bir de tecrübe parası ödüyorsun.
ikinci dersim endeksin kendi başına bir şirket olmadığıydı. bist 100 kırmızıyken bile doğru kağıtla yeşil kalınabiliyormuş ama o 'doğru kağıt'ı bulmak için saatlerce kap açıklaması okumak gerekiyormuş. ilk yıl en çok zararı hızlı zengin olma hayaliyle, en çok faydayı da sıkılıp da satmadığım temettü kağıtlarıyla gördüm. özetle: acele eden kaybediyor, sabreden bazen kazanıyor, bazen de sabredip bekliyor.