-
ilk yılın sonunda anlıyorsun ki ekranı saat başı izlemek getiri değil, sadece yorgunluk getiriyor. hacim ve temettü takvimine bakmaya başlayınca portföyün ilk kez mantıklı bir şeye benziyor.
-
ilk yılımda öğrendiğim en net şey, ekrandaki yeşil ile cüzdandaki paranın aynı şey olmadığı. kâğıt üstünde kâr yazarken satmadığın sürece o rakamın sadece bir temenni olduğunu acı bir şekilde anladım.
(bkz:
portföy dağılımını tek hisseye yıkmak)
-
ilk yıl her gün grafik bakmak, haberlere göre girip çıkmak ve kendini piyasa analisti sanmakla geçiyor. hesapta komisyonlar kümülatif olarak öyle bir birikmiş ki, ekstreye bakar bakmaz 'nah aldım kâr' diyorsun. otuz işlemden sonra fark ediyorsun ki gerçek kazanç, trade sayısıyla değil sabırla ya da bekleme disipliniyle geliyor. o dönemde yaşanan en büyük acı da mesainin erken saatlerinde yeşil yakıp kapanışta eksi vermek oluyor.
-
ilk yıl insanın kendini piyasanın en zeki kişisi sandığı yıl oluyor. birkaç güzel trade sonrası "demek ki bu iş bende" hissi geliyor, sonra bir haber akışıyla hepsi geri veriliyor. en büyük dersim şu oldu: kazandığım para analizden değil, dönemin genel yükselişinden geliyordu ve bunu fark etmem aylarımı aldı. lot büyüklüğünü hisseye fazla kaptırmamak ve kâr almayı öğrenmek, ilk yılda en çok işe yarayan iki şeydi.
-
ilk yılımda öğrendiğim en net şey, endeksin yeşil olmasının benim portföyümün yeşil olacağı anldıbına gelmediğiydi.
bu tarz bir yanılgıyı ancak hesabım erirken fark ettim, acı ama öğretici.
-
ilk pozisyonu yuvarlak sayıyca alan, sonra on kuruş düşünce panik satışı yiyen turnusol kağıdı. burada temettü takvimi, bedelsiz bölünme ve likidite mevzusu okumaden kağıt seçen adam topluluğu hep aynı sonla tanışıyor. endeks yeşilken özsaygı tavan, kırmızıyken twitter hesabı pasifleştiriliyor. posizyonları çeşitlendirince stress azalıyormuş, kaldıraçsız devam etmek uykuyu getiriyormuş, bunu acı çekerek öğrendim.
-
ilk yılın sonunda öğreniyorsun ki portföyünü ekrandaki yeşil kırmızıdan ibaret sanmak, sabırlı olmaktan çok daha kolaymış. endeks düşerken panikle satıp üç gün sonra pişman olmak da neredeyse bir ritüel haline geliyor.
-
borsa istanbul'da ilk yılın sonunda öğrendiğim en net şey, ekran başında geçirilen sürenin getiriyle doğru orantılı olmadığı. ilk aylarda her hareketi kaçırma korkusuyla sürekli alım satım yaptım, komisyon ve vergiyle beraber endeksin altında kaldım. sonra fark ettim ki sabırlı olup temettü verimi yüksek birkaç hissede kalmak, günlük kovalamacadan daha iyi sonuç veriyor. bir de zararı kesmeyi öğrenmek pahalıya patladı ama en kalıcı ders oydu.
-
borsa istanbul'da ilk yılımın en büyük dersi, kazandığımı sanarken aslında enflasyona yenildiğim oldu. hesapta artı yazan rakam, alım gücümde eksi demekmiş; bunu acı tecrübeyle öğrendim.
bir de herkesin bildiği kağıda herkesle birlikte girmenin kuyruğa girmek olduğunu anladım. kaldıraçla ilk denememde cuma öğleden sonra mesai bitmeden ekran başından kalkmamanın ne demek olduğunu öğrendim.
-
ilk yıl en büyük dersim 'uçuyor' diye aldığım kağıda beş ay tutunup yüzde 30 zararla vedalaşmamdı. kendime not: kağıda evlenmeden önce portföyün duruşunu düşün, hacim her şey değil.
(bkz:
borsada temel analiz)